Hayvan Çiftliği Ütopya mı, Distopya mı? Şehirli Gençlerin Gözünden
Hayvan Çiftliği’ni okudum. Şimdi diyorum ki; birileri bu kitabı okumadan önce kafamıza silah dayamış mı? Yoksa ben mi yanlış anladım? Hani, bazen insan bir şeyi okurken iç sesinin “Ulan bu kitap senin hayatına çok benziyor, haberin yok” dediği oluyor ya… İşte, George Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabı bana tam da öyle hisler verdi. Bir yanda devrimci bir isyan var, diğer yanda kontrolsüz güç, liderin yozlaşması ve sonunda sistemin yine aynı şekilde geri dönmesi… Peki, bu gerçekten bir ütopya mı? Yoksa distopya mı? İstanbul sokaklarında her gün gördüğümüz “devrimci” esnaf ve “hayvan” yöneticilerinin hikâyesini mi anlatıyor?
İzmir’de yaşayan bir genç olarak, her gün yürürken ya da arkadaşlarla buluşurken sokaklar bize distopya havası veriyor, o kadar söyleyeyim. Hayvan Çiftliği’ndeki Napoleon gibi, iş yerinde de bir lider yok mu? Aynen var! Ama biz yine de “bireysel özgürlük” adına laflar etmeye devam ediyoruz. Hadi gelin, bunu biraz daha mizahi ve yaratıcı bir şekilde irdeleyelim.
Hayvan Çiftliği: Devamlı Devamlı Devrim
Öncelikle, Orwell’in Hayvan Çiftliği eserine biraz daha genel bir bakış açısıyla bakalım. Kitap, hayvanların insanlardan kurtulup kendi kendilerine yetmeye başlamalarını anlatıyor. Hedef, özgürlük, eşitlik ve daha iyi bir hayat! Duygusal olarak müthiş, değil mi? Ama sonra bir bakıyorsunuz ki, “Her hayvan eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir.” Oha, bu da nereden çıktı?
Biraz akıl sağlığınızı sorgulatmaya başlıyor, tabii. Bu noktada, arkadaşım Murat’la yapılan şu sohbeti hatırlıyorum:
Murat: “Abi, kitapta işte hayvanlar devrim yapıyor, herkes eşit olacak falan diyor ama sonunda gene aynı boktan düzen var.”
Ben: “Evet ya, hayvanlar devrim yaptıktan sonra Napoleon adında bir domuz geliyor, her şeyi devralıyor ve tam da ‘Hayal ettiğimiz dünya bu mu?’ diye soruyorsun.”
Murat: “O zaman da tam tersi… Yani, sanki İstanbul’da her yeni seçim sonrası aynı durumu yaşıyoruz gibi!”
Vay be, fark ettim ki, hayvanlar değil ama bizim gerçek hayatta liderler de tıpkı Napoleon gibi, devrim yapıyormuş gibi görünüp, her şeyin kontrolünü ele alıyorlar. Ne garip bir tesadüf!
Devletin Neşeli “Hayvanları” ve “Hayvan Çiftliği”nin Ütopya ile Distopya Arasındaki Çizgisi
İzmir sokaklarında yürürken, bazen mahalle esnafı sabahın köründe aynı Napoleon gibi gelip seni “bugün bir indirim yapmam lazım” diye kolluyor. Ama sonra bir bakıyorsun, sabah kahveni almak için gittiğin dükkânda bir yerden sonra Napoleon’a dönüşüyorlar. İkinci kahveme 2 TL zam mı geldi? Ulan, bu da ne şimdi?
Bunu Hayvan Çiftliği’ndeki o meşhur anayasayı hatırlatarak anlatabilirim:
“Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazı hayvanlar daha eşittir.”
İzmir’in alt sokaklarında gezdiğinde, bu durumu çok net görebiliyorsun. Herkes özgürlük, eşitlik diyor ama sonunda mahalle muhtarı gibi bir kişi çıkıyor, ama tabii kimse ona dokunamıyor. Zaten, Napoleon gibi oluyorsun. Kimseye dokunmadığın zaman sistem seni sevmeye başlıyor, ama aynı anda o sistem seni yutuyor!
Ama mesela, sen devrimci bir genç olarak “Hadi, herkes özgür olsun” diye bağırdığında, ertesi gün mülkiyet hakkı üzerinden yeni bir kural gelmiş oluyor ve herkesin kolları bağlı! Ya da bazen, tek bir domuz bile bir sistemin en güçlü noktası olabilir. İşte, Hayvan Çiftliği’ni bu şekilde bugünkü duruma benzetiyorum: Bireysel özgürlük için yükseltilen bayrak, bir süre sonra kendiliğinden düşüp, sistemin eski ve daha vahşi yüzüyle yer değişiyor.
“Hayvan Çiftliği” ve Günlük Hayat: Devrim mi, Komedi mi?
Eğer Hayvan Çiftliği gerçekten bir ütopya olsaydı, her şey mükemmel olurdu. Ama gerçek şu ki, insanlar hala sokakta bir iş arıyorlar. İşin komik yanı, seni bir sisteme soktuklarında ilk başta seni özgürlükle kandırıyorlar. Sadece bir şey fark ediyorsun, sabah güneş doğarken Napoleon’a dönüşüyorsun. Ah, hayır! Başlangıçta o kadar iyi niyetliydik ama sonra… olmuyor işte!
Mesela, ben de bir gün sabah işe gitmek için toprağa basarak yürüdüm ve dedim ki:
“Bugün ben devrimci bir insan olacağım!”
Ama sabah kahvemi içerken birden, bir arkadaşım aradı. “Abi, bu hafta sonu bir kutlama var, sen de gel. Ama pasta falan al, tamam mı?” diye sordu. Ya pasta ne alaka? Ben devrimciydim ya! Sonra anladım, sistem içinde bir devrim yapmak, en başta kahveye, pastaya da bağlıymış. Yani, seni her şeyin içine çekiyor, sonra da fark ediyorsun ki sen aslında Napoleon’a dönüşmüşsün!
İç sesim: “Kendine gel, devrimci olamayacak kadar masum bir insansın. Pasta yerken devrim yapılmaz, pasta… yalnızca sistemin kuklası olursun.”
Hayvan Çiftliği’nde de aynı şey var. Hayvanlar özgürlük için başlıyor ama sonunda bir domuz liderliği ele geçiriyor. O domuz ne yapıyor? Başkalarının çimenlerini yiyor, günde beş kere yemek yiyor. İyi de, bu nereye kadar devam edecek? Ne zaman devrim bitiyor? Gerçekten, ben de bir zamanlar devrimciydim ama bakıyorum da, sistemin çarklarına takılıp kalmışım.
Hayvan Çiftliği Ütopya mı, Distopya mı?
Sonuç olarak, Hayvan Çiftliği ütopya mı, distopya mı sorusunun cevabı aslında çok net: Bazen ütopya, bazen de distopya. Sadece, içine girdiğiniz sisteme bağlı olarak değişiyor. O yüzden, İzmirliler olarak biz her sabah sokakta bir devrim yapmaya karar veriyoruz, ama bir yanda kahveci de diyor ki, “Yağmur var, 10 TL daha!” İşte hayat böyle bir şey: Çekişmeler, devrimler, ama sonu çoğu zaman kahvenden 1 TL daha fazla oluyor.
Sonuçta: Hayvan Çiftliği mi, Özgürlük mü?
Bunu bir daha düşündüm, sanırım “Hayvan Çiftliği”nde tam olarak yaşanan şey bu: O özgürlük hayali, sistemi kuran bir el tarafından yok ediliyor. Ama yine de bu, bizi hayattan alıkoymuyor. Zaten ben de şu anda sabah bir çay içip “Ya ben şimdi bu devrimle ilgili ne yazacağım?” diye düşünüyorum. Ama şunu biliyorum, biz devrimci olacağız, pasta da yiyeceğiz. Her şeyin bir yeri var, sonunda hepimiz biraz Napoleon olacağız.